
Rüzgarla açılan pencereden rüzgarın misafiri olarak geldi gün ışığı. Bir garipti. Var olduğumuz günden beri, yüzümüze çarpan güneşin bizi gülümsettiği gerçeği o gün, o sabah için geçerli değildi. Kalktım, pencereye uzanmak için bir adım attım. Adımımla beraber ayağıma değen soğuk taşlar ve üzerime doğru esen rüzgar içimde ürkütücü bir titremeye yol açınca duraksadım olduğum yerde. Ben güneşe bakıyordum, o da bana. Oysaki eskiden böyle olmazdı. Ben ona bakmak için ne zaman cesaretlensem, sanki benim ona bakacağımı bilip kendini biraz daha kızdırırdı güneş ve ben güneşe bakmanın dayanılmaz hafifliğine, bir güzele bakmanın içimde bıraktığı yanıklara benzetirdim. O sabah öyle bir yanık oluşmadı göğsümde. Halbuki göğsüm, benim yaşam kaynağım, bir anlık nefes alımlarında yaşamamı bana hatırlatırcasına küt küt atardı. Bende ona minnet edip, bazen elime aldığım stetoskop-bir tür dinleme cihazı- ile onu dinlerdim. Yani hayatı. Her atımında bana hayatta olduğumu şükretmemi söyleyen bir kalbim var benim. Bir kaç santim ötede duran kalbim adeta hayatın ellerimin arasında olacağını söyler gibi atıyor. Küt ediyor önce, gerisi gelecek mi diye bir merak kaplıyor insanı ve beklenen diğer ses, ikinci küt oluyor. Dinleyince öyle rahatlıyorum ki, başımı koyacak bir yerler bulmak istiyorum. Yaşadığım hayatı şerit halinde film makarasına çeviren şu kalbimi, açıp sunacak bir yere, başımı koyacak omuz istiyorum.

