Üçgen Dünyanın Yuvarlak Cümleleri

Üçgen Dünya’nın yuvarlak olduÄŸunu öğrendiÄŸimde yaklaşık üç yaÅŸlarında, iki cetvel büyüklüğünde bir adamdım. Uzaktan geminin önce bacası göründüğünde sonrasında geminin diÄŸer objeleri, kamaraları, varsa kontrol kulesi ve hatta çapası dahil geleceÄŸini bilen oldukça hınzır ve ukala bir çocuk. Garip bir ÅŸekilde istediÄŸim o ilginç tatlıları yediÄŸim bir çocukluÄŸum oldu benim. KomÅŸumuzun kızına bir gün yan gözle bakmadım, ta ki bahçede elimde tahta parçası dolanıp Dünyayı ben kurtaracağım deyip, siyahi tende bir çingeneden dayak yediÄŸimde, karşı komÅŸumun kızı hislenmiÅŸ yanıma gelmiÅŸti. Eliyle ÅŸiÅŸen alnımın bir bölümünü dokunmak istedi, o yaÅŸlarda hepimiz saf duygularla yaÅŸarken ben üstü kapalı düşüncelerle utandım ve izin vermedim. Yazık geçenlerde kızcağızı deÄŸil de babasını gördüm. Kendisi polis olan babası GBT(açılımı neyse; bkz: Genel Bilgi Toplama) sorgulama yapmak için yanıma yanaÅŸtığında “Zeki Abi…” sevincim bıyıklarının da çatılmasıyla bozuldu, diyemezdim o an ben seni tanıyorum diye, kırk yılın Zekisi arkadaÅŸlarının yanında “abi” olamazdı, olmadı da.

Okumaya devam »



Bu da başka bir yaratılış hikayesi


Uzandı boylu boyunca yatağa ve kulağını bütün parasını verdiği, yetmeyip ödemelerin bir kısmını taksite çevirerek yaptığı yatağına dayadı. Kalbini dinledi. Gecenin sessizliğinde dinlediği hayatın ta gerçek sesi iken hayatını gözlerinin önüne bir şeride bağlayarak getirdi. Uzak zamanlar önce doğmuştu O. Gençlik ve yaşlılık arasındaki orta yaş dönemlerindeydi ve yaşadığı hayattan ötürü gençliğinden çok uzakta, yaşlılığını ise düşünmeden yaşıyordu. Günü ve gecesi yalnızca işti onun için. İşten geriye kalan zamanlarda da hayatını devam ettirmek adına biraz yemek yiyordu, yemeğe katık da iki bardak su içiyordu. Bir yakın doktor arkadaşı demişti, üç öğün yemek yersen ve iki bardak su içersen senin gibi bir adam için çok iyi olur, diye. Bizimki de duruma hay hay deyip, yemeklerine katık su içiyordu.

Okumaya devam »



Bir Garip Gün Işığı, Odamın İçine Dolan

Rüzgarla açılan pencereden rüzgarın misafiri olarak geldi gün ışığı. Bir garipti. Var olduğumuz günden beri, yüzümüze çarpan güneşin bizi gülümsettiği gerçeği o gün, o sabah için geçerli değildi. Kalktım, pencereye uzanmak için bir adım attım. Adımımla beraber ayağıma değen soğuk taşlar ve üzerime doğru esen rüzgar içimde ürkütücü bir titremeye yol açınca duraksadım olduğum yerde. Ben güneşe bakıyordum, o da bana. Oysaki eskiden böyle olmazdı. Ben ona bakmak için ne zaman cesaretlensem, sanki benim ona bakacağımı bilip kendini biraz daha kızdırırdı güneş ve ben güneşe bakmanın dayanılmaz hafifliğine, bir güzele bakmanın içimde bıraktığı yanıklara benzetirdim. O sabah öyle bir yanık oluşmadı göğsümde. Halbuki göğsüm, benim yaşam kaynağım, bir anlık nefes alımlarında yaşamamı bana hatırlatırcasına küt küt atardı. Bende ona minnet edip, bazen elime aldığım stetoskop-bir tür dinleme cihazı- ile onu dinlerdim. Yani hayatı. Her atımında bana hayatta olduğumu şükretmemi söyleyen bir kalbim var benim. Bir kaç santim ötede duran kalbim adeta hayatın ellerimin arasında olacağını söyler gibi atıyor. Küt ediyor önce, gerisi gelecek mi diye bir merak kaplıyor insanı ve beklenen diğer ses, ikinci küt oluyor. Dinleyince öyle rahatlıyorum ki, başımı koyacak bir yerler bulmak istiyorum. Yaşadığım hayatı şerit halinde film makarasına çeviren şu kalbimi, açıp sunacak bir yere, başımı koyacak omuz istiyorum.

Okumaya devam »