10
Ocak
2008
Yolcusu, çalışanı, kaptanı olmayan, yanı başında izleyicisi, küçük,büyük ellerle inşaa edeni ve kendince asaleti olan o masum teknelere hissettiğim hazı anlatır bu yazı… Ve şöyle başlar… Bir zamanlar sizinle-kağıttan gemiler- ne uğraşmıştım be! Evet, önceleri sizi başkasının elinde görmüştüm ve başkasının elinde olan halinizde aynı kıvamda çok ve çok güzeldi, ama benim gemilerim kadar hala değil
Bu uğurda sizler için çok kağıt harcadım, yaparken de hiç bir masraftan kaçınmadım da “Mopak” kağıdın vurdum dibine, yeri geldi koca bir filo oldunuz-suyuna göre- yeri geldi ufak bir taş taşıdınız çapa niyetine gövdenizde ve en misafir perver halinizle… Tamam, belki saatlerce yüzemediniz olduğunuz yerde, sizi bekleyeniniz bir ben oldum, yolculuğunuza tek ben el sallamış, yine bir şekilde sizin gövdenizi ben ıslatmış olabilirim ama kızmayın bana… O dönemlerin eğlence kaynağıydınız ve ben ozamanlar tıpkı bügün ki gibi hayatım için kendime göre bir şeyleri denerken, size de o hissi hissettirdim, “Acaba gövdesi ıslanırsa ne olur? Acaba şu taşı koysam çeker mi? Ve acaba yelkenli dedikleri de olabilir mi bu gemi?” gibi türünden sorular bu yüzden türettim ve bu soruların cevaplarını hep sizin üzerinizde yine ben denedim… Umarım beni “öteki” dedikleri “Dünya“da yemekte tabağımda kalan o son pirinç taneleri gibi kovalamaz, “fasülye” gibi bir köşeye sıkıştırıp gazsal bir baskı yapmaz, “brokoli” gibi süpürge tipli saçlarınızla beni koşturarak yormazsınız… Üfff… Çocuk olmak, bazen öyle kalmak, kimi zamanda onları kıskanmak, NE ZORMUŞ
Okumaya devam »
Özer'in Sepeti içinde yayımdadır. |
31
Aralık
2007
Uzun süren konuşmadan sonra, içimde bir şeyler
bir yerlere doğru hareket etmek için izin istiyordu… Kanımdaki genç deliler,
kanımı çoşturdukca anladım ki, sağlıklı düşünülmüyordu bu kapkaranlık Dünya‘da… Hemen camı açıp en yakında ki balkona doğru baktım… Çocukluğumdan beri bu balkonu ve misafir ettiği konukları hep neşeli ve dolu bulurdum… Bende bu neşenin getirisindeki gülücüklerden mutlu olup en kötü zamanımda dahi bir insan gülmesine kendimi mutlu edebiliyordum… Ama Dünya öyle bir dönmüştü demek ki, yer öyle bir sallanmıştı ki, bugün o balkonda hiç bir yaşam belirtisi yoktu… Daha doğrusu üzerinde yaşadığımız şu Dünya‘da sağlıklı bir yaşam belirtisi artık kalmışmıydı?.. Bugün bu balkon ve içimdeki şu koca sıkıntı yüzünden Dünya dönmüyor bile olabilirdi… Öncesinde fazlaca dönmüş Dünyamız biraz dinlenmekte bile olabilirdi… Olabilirdi, olabilirdi… Nerden biliyorduk ki Dünya‘nın döndüğünü, kendi gözleri dışındaki nesneler tarafından algılanan şeylere bile inanmazken insanlar, sözler durumları kişileri ve duyguları bile değiştirmeyecek kadar kısır olduysa bu zamanda, nasıl inanabilirdik ki?.. Nasıl inanabilirlerdi?..
Okumaya devam »
Özer'in Sepeti içinde yayımdadır. |
28
Kasım
2007
Bir yolculuk düşünün… Daha başlarken bulunduğunuz durumdan ötürü bitmesini istediğiniz, omuriliğiniz o günlük izinde olup sizi dik tutucağına at misali belden ayakta durmaya durmaya çalıştığınız bir yolculuk… Düşünmemek bile daha iyi galiba
Peki, tam bu duruma “alıştım…” dediğiniz anda hayatın silsilesini yediğiniz bir hareketle daha karşılaşırsanız ozaman ne düşünürsünüz?.. Daha ilk cümleyi düşünmeden ikincisine geçtiyseniz düşünmemişsinizdir. Fakat ilkini düşünüp durumun vahim olduğunu sezdiğiniz anda ise bu cümleden sonra nasıl bişey gelebiliceğini düşünmek bile istemezsiniz
Peki tamam, bu cümle ne ve bünyedeki etkisi ne ozaman… Hemen diyelim…
Okumaya devam »
Özer'in Sepeti içinde yayımdadır. |